Sevgili Günel,
Epey oldu görüşmeyeli. Bu arada üç kitap çıkarmışsın. Kitapçıda bunları biraz karıştırdım. Güzel kitaplar. Yine de, tam uygun kitapları bir türlü bulamadın gibi geliyor bana.
Yahu, senin şiiri burada teknik işlere bakan arkadaş kaybetmiş. Hani o Ferit’e ithaf ettiğin şiir. Bu sayı basacağız diye ilân da etmiştik oysa. Neyse, gelecek sayıya kalır. Ben 17 Aralıktan Ocak başına kadar İstanbul’da olacağım. Şiirin öbür kopyasını yanında bulundur. Nasıl olsa ben seni bir iki kez arayacağım, buluşuruz, o zaman verirsin. Ayrıca Oluşum için (Oluşum sana geliyor değil mi?) başka şiirler ve yazılar da vermelisin. Dergi bu yeni ve oylumlu biçimiyle tutundu. Satışı arttı, aranıyor. Daha da düzelecek.
O son buluşmamızda sarhoştum, söylediğim şaka yollu iki sözle Tosuner’i kırmışım. Kendisini görürsen tarafımdan özür dile. Gittiği her yerde benim aleyhimde konuşuyormuş. Şunu da söyle: bu yaptığı ayıptır, sürdürürse, ben de onu defterden silmek zorunda kalacağım. Biz onu savunmak, ona yayın hayatında sağlam bir yol aramak isterken, o kalksın bunu yapsın..
”Geçmiş zaman aşkları” adlı bir kitap verdiydi bir arkadaş.. Fransızca: eski Yunan, Latin yazarlarının aşk, cinsellik üstüne kitaplarından parçalar, öğütler var. Çok ilginç bir şey gördüm o kitapta: masturbasyon sol elle yapılırmış. Hatta, bu yüzden sol ele “la main putaine” (orospu el) denirmiş. Bana çok ilginç geldi bu. Yorumunu da yaptım. Sen de yap, bakalım ne diyeceksin.
Bu mektubu şiirin için, bir de işte, “orospu el için yazdım. Gördün mü, ilginç bir şey bulursam sana hemen yetiştiriyorum. Seçme Kitaplar’ın cinsel muhabiri olduk. Sevgiler
Cemal Süreya’nın imzası
Eylül 1972
Sevgili Günel
Merhaba! Mektubun düştü. Telgrafını da almıştım. Yazıyı da yazmıştım. Ama yollamadım. Çünkü senin o azizliğini ancak bu sayı yazı yollamayarak tekzip edebilirdim. Yazıyı Istanbul'a getiriyorum. 29 Eylül Cumartesi akşamı buluşalım. 0 zaman veririm. Ogün saat 17'de, Kadıköy'de, Münih Biraevinin yanındaki iki kahveden birinde ol. Oralarda bir yerde oturur içeriz. Muzaffer Buyrukçu’yu görüyor musun? Ona da mektup yazıyorum şimdi. Dergide senin değinmelerini zevkle okuyorum. Önemli olan kişinin kendine en uygun gelen bir yazı türü yaratmasıdır. Bu açıdan senin bu yolda olduğun söylenebilir. Bahar'a selâmlarımı ilet. Yalnız dergiyi dağıtmak için biraz çaba göstermelisin. Sanırım, iyi dağıtılsa, çok yerde su gibi alınıp okunur. Ben iyiyim. Artık alıştık Engürü'ye. İstanbul'u özlemiyor değilim elbet, ama bu daha çok arkadaşları görememek yönünden. Yoksa, inan ol, bugün, orda olsam canım sıkılır. Ünlü eleştirmenleri tek tek ele alarak bir dizi yazı yazmak istiyorum. Bunları Soyut'ta yayımlayacağım. Soyut'ta şiirlerimi de yayımlayacağım elbet. Sözgelimi şimdi sana bu mektupla birlikte bir de şiir yolluyorum. Karşılıklı iki sayfaya gelecek biçimde yayımlarsan sevindirirsin. Hatta ne yapıp yapıp bu sayıya korsan hem sen kurtulursun, hem barışmış oluruz, hem de ben yazı yerine şiir yollayarak baştaki sözüme aykırı hareket etmemiş olurum. Bu arada 70 kadar ülkenin anayasalarını okudum. Özellikle temel haklara, söz ve düşünce özgürlüğüne ilişkin maddeleri üstünde durdum. Bu konuda da bir yazı yollarım sana.. Mübeccel'in Güney'de sana sataşan konuşmasına pek bozuldum. Nedenlerini pek iyi bilmediğim için fazla bir anlam da veremedim. Senin ona verdiğin karşılık ise büyük bir incelik örneği idi. Her neyse, biz burda iyiyiz. Hiç Başkente yolun düşmez mi senin? Gel, bak biz burda Fahir Aksoy'u evlendiriyoruz. Seni adam etmek için başını bağlamaktan başka çare yok galiba. Justine'in ilk 50 sayfasını daktilo ettiriyorum yeniden. Parayı cepten verdim. Onu vereceksiniz. Her sayı 7-8 sayfa da Justine basın. Sizdekiler bittikten sonra Justine'e başlarsınız.
İşte böyle böyle. Akşamları Mülkiyeliler Birliği'ne gidip orda eş dostla kafa çekiyorum. Yine de İstanbul başka elbet. Ama siktiret İstanbul'u. Tosuner neylemiş?
Şiir kitabım büyüdü nah şu kadar oldu. Üç tane düzyazı kitabım hazır. Ama basacak yer bulamıyorum. Galiba bu işte göbeğimizi kendiniz kesmekten başka çare yok.
Ortalık biraz karışık.
Sana bir haber; Charles Bronson kızılderili kökenliymiş. Oysa sen ne Çingene, ne Laz, ne de Çerkez falansın.
Soyut'un her sayısına şu yandaki reklâmı koy. Ama renkli sayfalara değil, basbayağı derginin içine koy.
Beni mehaz göstererek Değinmeler'ine İran Anayasasındaki bir maddeden söz edebilir, üstüne ayrıca çullanabilirsin. Maddenin 1. fıkrası şu: "Millet Meclisi, Onikinci İmam'ın, Müslüman kırallar kıralının, ulemanın gözetimi altında ve İran halkı sayesinde kurulur.
2. fıkra çok ilginç: "İş bu madde Onikinci İmamın zuhuruna kadar değiştirilemez.
Cemal Süreya’nın imzası
ANKARA, 9 mayıs 1977
Sevgili Arkadaşım Günel,
Mektubunu aldım. İşlerin son günlerde iyi gitmediğini söylüyorsun, yine de neşelisin. İyidir bu.
Şiirlerin güzel. Ama onları Türkiye Yazıları’nda yayınlamama olanak yok. Ayrıldım Türkiye Yazıları’ndan. Çok tuhaf bir haber, değil mi? Bir iki yıldan beri ısrarla, âdeta yalvarırcasına gelip dergiyi çıkarmamı isteyenler, daha ilk sayıdan itibaren “şu yazı girer, şu girmez” diye yöneticilik işime karışmağa başladılar. Böyle yaparsanız bu işte yokum dedim birkaç kez. Sonunda bir plan dahilinde bunu yaptıklarını anladım. Dergi tutununca insanlar da değişmişti. Türkiye Yazıları’nı her şeyiyle ben kurduğum halde, “sahibi” olmadığım için (baştan nasıl düşünemedim bunu?) çekilip gitmek bana düştü. Neyse, boş ver. Ama büyük bir düş kırıklığına uğradığım da bir gerçek. Raslayınca ayrıntılı olarak konuşuruz. Kışa Papirüs’ü üç aylık olarak çıkarmak istiyorum. Şart oldu çünkü.
Bu sayıdan itibaren de Oluşum dergisini düzenlemeğe başlıyorum. Göreceksin, çiçek gibi bir yazın organı yapacağım onu. Haziran sayısındaki yazarlardan bir ikisi şunlar: Tevfik Akdağ, C. Süreya, Ali Püsküllüoğlu (Ali de benimle birlikte ayrıldı), Nili Tlabar, Enis Batur, Süreyya Berfe… Bir de sen.
Ekimde dergi 32 sayfa olarak çıkmağa başlayacak. Edgü’ye adadığın şiiri koyuyoruz.
Nili Tlabar TRT’de çalışıyor. Çok ilginç öyküleri var. Kadın homoseksüelliğini işliyor. Kendisi de bu sorunun bilinçli bir fedaisi. Basar mısın kitabını? Neyse, Haziran başında İstanbul’a geldiğimde bu konuyu ayrıca konuşuruz.
Şiirlerimi de Temmuz sayısından itibaren Oluşum’da yayımlayacağım.
Gözlerinden öperim. Füsun’a selâmlar.
Arada sırada yaz bana.
Cemal Süreya’nın imzası
10.X.967 Ankara
Kardeşim Günel Altıntaş,
Soyut’a “Maniler” gönderiyorum. Hepsini birden bir sayfada basarsınız. Mani, kökü ortak halk yaratışına bağlı, yoğun bir dörtlüktür. Japon Haykayları gibi. Burada ben, manileri adsızlıktan, ortaklıktan çıkararak, bireyselleştiriyorum, yani, manileri kendi adıma yazıyorum.
Manilerde, şiirin ve Türkçenin ekonomisi var. Elbette bu bir deneme. “Soyut”ta bu denemeleri yayınlamak istedim. Maniler’den nereye çıkılabilir? Bunu da, manilerin başına koyduğum üç ilkede belirttim. Bu yoldan, halka ve şiirin yoğun gücüne gidilebilir. Bugün ben yaparım, yarın daha usta biri yapar. Bir yanda destan, uzun… Soluklu… Bir yanda mani: kısacık, şiir dolu bir soluk alıp verme. Bilmiyorum tutacak mı? Ama bu denemeyi sürdüreceğim ve onları zaman zaman Soyut’a yollayacağım.
Sana, yazı ve şiirleriyle tanıyıp sevdiğim Halil İbrahim Bahar’a sevgiler ve selâmlar.
Ceyhun Atuf Kansu
Not: Soyut’u gönderiyorsun. Alıyorum. Gene yolla, sevgiyle okuyorum.
Dizgi yanlışı olmasın, aman!
30.XI.967 Ankara
Kardeşim Günel Altıntaş,
Sana verdiğim söze bağlı kalarak, Soyut için Mâniler’den 10 tane gönderiyorum. Bir değişiklik yapıyorum. Mânilere ad koyuyorum. Elbette bir yerde geleneği bozuyorum. Yüzlerce mâni okudum bu sıra. Bir yerde mâni biçimine, ondaki yoğun uçarılığa ve hafifliğe bağlı kalıyorum, ama bir yerde; çağdaş çağrışımlar mânideki biçimi aşıyor, o zaman kendimi biçimle bağlamıyorum, belli bir özgürlüğe, dörtlüğe yöneliyorum. Gene de başlangıçtaki kaynağına, bir düğün gecesinden önce, bir kızın, bir erkeğin dil pınarından içtikleri suya sevgi ve saygı duyuyorum. Daha bir sürü mâni gelecek. Orda, gelenekle çağdaşı bir arada bulacaksınız.
Sevgiyle gözlerinden öperim kardeşim. Halil İbrahim Bahar’a sevgiler ve saygılar. Sevim Duydal’a selâmlar, sevgiler.
Ceyhun Atuf Kansu
FINDIK KIRAN SÖZLER Adamlar o kadar çok iftar yemeği yedi ki, akşam yemeği yiyecek halleri kalmadı.
•
Fenerbahçe Rizespor’la berabere kalmış…
Borcun yoksa, kiranı ödeyebiliyorsan, haftada bir sinemaya ya da tiyatroya gidebiliyor ve ailenle dışarıda yemek yiyebiliyorsan, toplum seni adam yerine koyuyorsa, sağlıktan yana bir şikâyetin yoksa, işte sana üzülmen için bir sebep!...
•
Kadın başını öyle örtmeliymiş ki, saçının bir teli bile görülmemeliymiş.
Neden mi? Erkekleri tahrik ediyormuş.
Saç bir fetiş olabilir ama, bundan tahrik olana da, tıpta, fetişist diyorlar.
Soru şu: Bütün erkekler saç fetişisti de ondan mı; yoksa içlerinde birkaç tane saç fetişisti olduğu için mi kadınlar başlarını öyle bağlıyorlar?
Sorunun cevabı öyle de olsa, böyle de olsa, fark etmez. Çünkü, işin doğrusu, kadınların saçının görünmesini engellemek değil, fetişisti tedavi etmektir.
•
Sivil anayasa yapacak adamlar önce denize sivil girmeli ki, ne kadar sivil olabildiklerini bir görelim!
•
Kitap yazmak için fikir de gerekseydi, kâğıttan müthiş tasarruf ederdik.
•
Demokrasilerde kısaların boyu uzunlarınkine eşittir.
•
Tanrı söylerse âyet olur; peygamber söylerse, hadis; sen ben söylersek, lâf!...
•
Kuşkusuz, en iyi rejim demokrasidir. Ama onun da idamlıkları işbaşına getirmek gibi küçük bir kusuru var!
•
Suudi Arabistan Kralı Abdullah Ankara’da bir otelde, başucunda kendi resmi, sağında Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı, solunda cumhurbaşkanı olduğu halde bir hatıra fotoğrafı çektirdi ya…
Ben savcı olsam, Kral Abdullah’a 301’nci maddeden dava açardım!
•
Toplumumuzun geçirdiği kültür değişikliği hemen fark ediliyor: Eskiden, insanlar sokakta karşılaşınca yanak yanağa öpüşürlerdi, şimdi boynuzlarını sürtüyorlar.
Bedrettin Cömert’in Bir Mektubu Ankara, 16 . 11 . 1972, akşam
Sevgili kardeşim Günel,
Bugün perşembe. 16 Kasım 1972. Neden yapıyorum bu belirlemeyi? Bugün zamanı ve zamansızlığı adım adım yaşadım da ondan. Dün gece İtalyan Kültür Merkezinde bir film gördüm. 1971’de çevrilmiş. Schivazappa adında bir yönetmenin filmi. Baş rolleri Florinda Boklan ve Massimo Ranieri oynuyorlar. Salondan çıktım, bir arkadaşla eve doğru yollandık. Yolda filmden sözaçtık. Tümden akılsal bir kendine güvenirlikle, önce yönetmeni suçladım. Bir insanın karnını doyurma, yarınından güvenli olma, hastalandığında hastane ve ilâç ve ücret yardımı bulma, ve hele hepsinden öncesi ve önemlisi, kafasından geçen en güzel, en yoğrulmuş şeyleri söyleme sorunu olmazsa, elbette böylesi kıytırık şeyleri alır film yapar dedim. Basit bir öykü. Evli bir kadınla bir geç çocuğun buluşması. Nitekim filmin adı “Buluşma”. İlerleyen ilişki. Gittikçe hızlanan, yoğunlaşan ve inanılmaz bir güçle saydamlaşan bir aşk. Yönetmen, pırıl pırıl uçarı bir aşk serüveninin en kaçıcı, en ele avuca sığmaz, en karmaşık ve yalın anlarını öylesine bir somutlukla veriyor ki, gerçekliği böylesine gerçek olarak perdede tanımak rahatsız etti beni. Ağlayan bir âşıkın, 1972 yılında bunca ilkelliğiyle (?) önümüze çıkması, insanların hâlâ çocuk kaldığını, hâlâ tekilden kurtulup topluluğu amaçlayan bir mutluluğa doğru gidemediklerini belgeler gibiydi. Gel gör ki, öylesine güçlü, çarpıcı çizgilerle verilmiş ki bu basit, bu gündelik ve günümüzde çok olağan bu olay, sabahtan beri etkisinden sıyrılamıyorum. Adam, aşkı almış ama, bu serüvenin kimi anlarında, yaşarken hiç fark etmediğimiz ve yalnızca yaşadığımız, şiddetli, tatlı, yumuşak, yarınsız noktalarını tespit etmiş. İlintisiz bir aşk öyküsü. Bir kadının kocasını boynuzlaması, bir ailenin sanayi toplumundaki çözülüşü, vs. herif bu sorunlardan hiçbirini s…klemiyor. Tek tek de olsa, süreksiz de olsa, aşkı yaşayışımızdaki mutluluk noktalarını derinliğine işliyor. Ve ben ilk kez bir filmde, en açık-saçık sahnelerle; sevişmenin, orgazma ulaşmanın, nasıl korkunç bir tutkuda, kendiliğinden, bir yudum su akıcılığının tatlılığında verildiğini gördüm. Hayatımız nasıl da kadere bağlı. Bir düğme, bir teyp düğmesine basıp ya da basmama. Bütün sorun bu. Bassaydı, her şeyi anlıyacaktı, ve aynı coşku, aynı bir’oluş sürecekti. Ama basmadı. Basmadı ve intihar etti. Düşünüyorum, yönetmen genci intihar ettirmeseydi, ne tadı çıkardı. Gerçeklikten, bu anların süreksizliğinden nasıl sıyrılabilirdi? Hayatı hayatlıktan çıkarıp, onu, içimizin uçsuz bucaksız ovalarında nasıl sürdürebilirdi? Bir evlilik biterdi. Yeni bir evlilikle yeni bir mutluluk başlardı. Başlardı ama, sürer miydi? Sürmek zorunda mıydı? Ve intihar ettirdi. Bu noktaya kadar intiharı kafam alıyor. Peki ya, geride kalan ne yapacak? Bu gece karımdan ayrıyım. Hastaneye yatırdım. Oğlumla beraberiz. Ama yalnızlıktan gözlerim yaşarıyor. Ayrılığın berbat bir şey olduğunu daha nasıl anlarım? Öyleyse, ikinci bir intihar daha mı lâzım? Onu da aklım alır, ama bir şartla. Bütün bu intiharlar nereye gider? Ya herşey hemen yok oluyorsa? Ya, birleştireceğini sandığımız o an, o ölüm anı, herşeyi, beni ve onu, kesinlikle ayırıyorsa? Bu durumda, kalmak ve yanmak mı kalıyor geriye? Bu olasılığın da acı, yürek kavurucu olmasına karşılık, herhalde en güzel yol bu. Çünkü hiç olmazsa bellek, hiç olmazsa yüreğin ezik acılığını yaşamaya devam ediyor. Unutmaya, bitmeye, son bulmaya; hiç olmazsa kaçınılmaz son’a kadar direniyor. Nasıl olsa her şeyi silip atacaktır o kaçınılmaz son. İşte bunun için, çok anlamlı buldum o oyuncunun intiharını. Ve geride kalan o kadın. Bütün varlığı tek bir ağıtta düğümlenen o kadın. Anlıyacağın, perişan etti beni bu film. Ölçütlerime göre önce olumsuz diye yargıladığım bu film, beni neden bunca hırpaladı? Öyle hiç de romantik değilimdir. İşte bu noktada çetrefilleşiyor işler. Kafam hayır diyor, yüreğim alabildiğine yeniliyor. Peki ya, nasıl açıklarım ben, sanat eserinin okurdaki değişmez etkilerini? Demek ki daha beklemem gerek, daha yaşamam, duymam gerek.
Bir başka fırtınayı, Paul Eluard’ın hayatıyla ilgili bir ayrıntı kopardı. 1929 aralığında, hayatının ayrılmaz arkadaşı yaptığı, ikinci karısı Nusch’la karşılaşıyor. Düşün, 16 yıl sonra, 1946’nın bir kasım günü, karısı, sevgilisi âniden ölüveriyor. Kendisi haberi, İsviçre’de tedavide bulunduğu bir zamanda alıyor. Ve tam bir yıl Eluard yok. Tekrar, bu kaybın verdiği acının yıkımı altında daha da hırslı olarak siyaset hayatına dönüyor.
Belki de bütün bunun sebebi, karımdır. Bir çocuk bekliyoruz. İsteyerek yaptık. İki ay oldu. Düşürme tehlikesi var. Rahim ters dönük. Vaktinde kapanmadı. Ayrıca arkaya yapışık. Çocuğu kurtarmak istiyoruz. Ama belki de çocuğu kurtarmak derken –ki bu güdü inanılmaz bir hızla gelişti bende ve karımda-, tehlikeleri gereğince önemsemiyoruz. Biliyorum, pek önemli bir müdahale değil, ama yine de bir ameliyat. Şu insanı baymaları, hayattan birkaç saat bile olsa koparmaları yok mu. Daha yedi ayımız böyle geçecek, çocuk doğmadıkça, herşey iyi bitmedikçe kurtulamıyacağım saçmalıklardan.
Neyse, kafanı ütüledim epeyce. İçimdekileri döktüm. Yazabilirdim de bütün bunları. Ama çok özel şeyler gibi geliyor. Yazmaya oturduğun an içtenlik tehlikeye giriyor. Bir mektupta boşalıp kurtulmak en iyisi belki. Akşam Remzi’nin dükkânına uğradım. Buyrukçu da oradaydı. Sana gizli bir selâm gönderiyor. Selâm ederim ama, Ankara’da olduğumu kimseye söylemesin, dedi. Sana da kaçacak bir ülke seçeceğiz mutlaka. Başka yere kaçmadan bari bir ara Ankara^ya gel de, iki lâf edelim. Bizden kesik nasıl olsa. Bu durumda nasıl kımıldarız yerimizden?
Yahu, şu SOYUT’un eski sayılarını bana bir toplasana. Yani birinci sayıdan itibaren. Hemen bütün dergilerin koleksiyonları var. Bana her an lâzım olabiliyor bu türlü çalışma araçları. Neyse, aklıma ansızın düştü de söyleyiverdim.
Ayrıca, bu ÖNEMLİ, bir arkadaşım, felsefeci bir arkadaşım, üniversiteyi bıraktı. Zafer Çarşısı’nda bir kitap, plâk ve kırtasiye dükkânı açıyor. Her ay 20 adet SOYUT göndermeni rica edeceğim. Parasını satınca yollayacak. Şimdilik başka olanağı da yok zaten. Sırf kırkbin hava parası verdi.. Adres: 1Tuncer Tuğcu, OĞLAK KİTABEVİ, Zafer Çarşısı, n.22, Yenişehir – Ankara”. Remzi’nin dükkânının hemen yanında. Lütfen ihmal etme.
Neyse, son verir gözlerinden öper, haberlerini tezcecik beklerim sevgili kardeşim.(...)
Bedri